HZ. ALİ (R.A)

HZ. ALİ (R.A)
           İslam’ın dördüncü Halifesi Hz. Ali Bin Ebi Talip, İslam’la şereflenen ilk dört Müslüman’dan birisidir. İslam Tarihinde çocuklardan ilk Müslüman olarak bilinir. Sevgili Peygamberimizin amcası Ebu Talip’in oğludur. Efendimizin yanında büyümüştür. Müslüman olduğunda henüz 10 yaşlarında idi.
            Hz. Ali’nin Müslüman oluşu hadisi şerifte şöyle anlatılır; Bir gün Allah Resulü ile eşi Hz. Hatice beraber namaz kılıyorlardı. Hz. Ali ilk defa gördüğü bu hareketlerin anlamını Efendimize sordu;
            -Bu yaptığınız nedir? Efendimiz;
            -Bu Allah’ın dinidir. Ey Ali, seni bu dine davet ederim. Allah birdir. Ondan başka, Allah yoktur. Lat ve Uzza putlarını tapmanı terk etmeni emrederim dedi. Hz. Ali;
            -Önce babama bir danışayım dedi. Efendimiz;
            -Eğer İslam’a gelmezsen, kabul etmezsen, bu sırrı kimseye söyleme dedi. Hz. Ali, ertesi gün sabah Resulüllahın yanına geldi ve şöyle dedi;
            -Ya Resulullah, bana İslam’ı anlat dedi. Efendimiz ona İslam’ı anlattı ve böylece ilk Müslüman olanların üçüncüsü, çocuklardan da birincisi oldu.
                                                   SANA DA BU YAKIŞIR
            Efendimiz ilk zamanlar, bazen Mekke dışına vadilere, kimse görmeden namaz kılmaya çıkarlardı. Hz. Ali’de Babası Ebu Talip ve tüm akrabalarından gizli olarak Efendimizle vadilere çıkar, beraber namaz kılar, akşam olunca da eve dönerlerdi. Bir gün Hz. Ali’nin annesi Fatma Hanım, babası Ebu Talip’e şöyle dedi;
            -Oğlumuz Ali, devamlı olarak Muhammed’in yanına gitmektedir. Muhammed yüzünden oğlumuzun başına bir şey gelmesinden ve senin de buna güç yetirememenden korkuyorum. Ebu Talip;
            -Demek oğlumu bunun için göremiyorum dedi. Hz. Ali ve Efendimiz yine vadilere doğru çıkmışlardı. Ebu Talip, hemen arkalarına takıldı. Onları Batn-ı Nahle Vadisi’nde birlikte namaz kılarken buldu. Yanlarına vardı ve Efendimize sordu;
            - Ey kardeşimin oğlu, yaptığınızı gördüm. Bu din, ne dinidir? Efendimiz;
            - Amcacığım, bu Allah’ın dinidir. Allah’ın meleklerinin, peygamberlerinin dinidir. Atamız Hz. İbrahim’in dinidir. Allah’ü Tela beni bu dine peygamber olarak gönderdi ve bütün kullara anlatmakla görevlendirdi. Ey Amca, İslam’a davet edeceğim kişilerden buna en çok layık olan sensin. Davetimi kabul etmeye ve bana yardımcı olmaya en fazla layık olan sensin. Allah vardır ve birdir. Seni Allah’ın dinine çağırıyor, Lat ve Uzza’ya tapmaktan vazgeçmeni istiyorum dedi. Ebu Talip bu davete şöyle cevap verdi.
            -Ey Muhammed, söylediğin ve yaptıklarında bir mahsur yok. Ben atalarımın dinine olan bağlılıktan vazgeçemeyeceğim. Ben buna güç yetiremeyeceğim. Ancak, sen gönderildiğin vazifeni yapmaya devam et. Vallahi, amcan Ebu Talip sağ olduğu müddetçe sana bu konuda yardımcı olacak ve sana zarar bulaştırmayacaktır. Yapmak istediğini tamamlayıncaya kadar sana kimse erişmeyecektir. Oğlu Ali’ye de yaptığından dolayı asla kızmadı. Ali’ye de sordu; Ey oğulcuğum, üzerinde bulunup kabul ettiğin bu din nedir? Hz. Ali;
            -Babacığım, ben bir olan Allah’a ve Allah’ın gönderdiği Peygamberine ve O’nun Allah katından getirdiklerine iman ettim ve O’na tabi oldum dedi. Ebu Talip, oğluna;
            -O, seni ancak iyilik ve hayra çağırır. O’ndan sana asla zarar gelmez. O’nun yanında, O’nun yaptıklarına sen de devam et. Sana da bu yakışır dedi.
                              KÖLEM ECYAD’TA ALİ’Yİ NAMAZ KILARKEN GÖRMÜŞ
            Bir gün Ali’nin annesi Fatıma, kocası Ebu Talip’e, oğlun nerede diye sordu. Ebu Talip;
            -Ne yapacaksın Ali’yi?
            -Azatlı kadın kölem Ecyad’da Ali’yi, Muhammed’le birlikte namaz kılarken görmüş. Bana Ecyad haber verdi. Sen oğlun Ali’nin dinini değiştirmesini uygun görüyor musun? Dedi. Ebu Talip;
            -Sus Fatıma. Amcasının oğluna arka çıkmak, yardımcı olmak herkesten çok Ali’ye düşer. Eğer nefsim atalarımın dinini bırakmak konusunda bana boyun eğmiş olsaydı, hiç şüphe yok, ben de kesin Muhammed’e tabi olurdum. Çünkü O, yumuşak, hoşgörülü, emindir, temizdir maharetlidir. Bu cevap üzerine Fatıma da sustu.
                           SAKIN KORKMA! SANA HİÇBİR ZARAR GELMEYECEKTİR
           Ali, Efendimizin her zaman en yakınındaydı. Efendimiz, Mekke’den Medine’ye hicretleri esnasında yanındaki emanetleri sahiplerine vermesi için Ali’ye bıraktı. Geceleyin hicret edeceğinden kendi yatağına da Ali’yi yatırdı ve şöyle buyurdu;
            -Ey Ali, bu gece yatağımda sen yat ve uyu. Şu hırkamı da üzerine iyice ört. Sakın korkma! Sana hiçbir zarar gelmeyecektir. Hz. Ali, en ufak bir tereddüt yaşamadan, emredildiği şekilde hiç korkmadan, kendini Allah Resulünün yerine feda etmeye hazır bir şekilde yatağına uzandı. Allah Resulünü öldürmek için gelen kafirler, evinin etrafını sarmışlardı. Kainatın Efendisi, evinin etrafını saran müşrikler arasından Yasin suresinin ilk on ayetini okuyarak, yerden bir avuç toprak alıp oradaki kafirlerin gözlerine saçarak çıkıp gitti. Hiçbir kafir O’nu evinden çıkarken görememişti. Başına hiçbir şey gelmeden evinden çıkıp, doğruca sadık dostu Ebu Bekir’in evine gitti. Az sonra bir kafir orada bekleyenlerin yanına gelerek şöyle dedi;
            -Siz burada niçin bekliyorsunuz. Muhammed sizin gözünüze başınıza toprak saçarak aranızdan çıkıp gitti ve hiç biriniz de O’nu göremedi. Kafirler, ellerini yüzlerine, başlarına götürdüler. Gerçekten toprak içindeydi. Biz de burada Muhammed çıkacak diye bekliyoruz diyerek, hemen kapıya hücum edip içeri girdiler. Yatakta biri yatıyordu. Kılıçlarını çekip, yavaşça hırkasını açtılar, baktılar ki yatakta yatan Ali. Hemen sordular;
            -Muhammed nerededir? Hz. Ali;
            - Ben nerden bileyim. Onu muhafaza etmek için beni memur mu kıldınız dedi. Böyle konuştuğu için Ali’yi dövdüler. Nerede olduğunu söyletmek için bir müddet Kabe’nin yanında bir yerde hapsettiler. Ali, nerede olduğunu söylemeyince serbest bıraktılar. Serbest kaldıktan sonra, Efendimizin devamlı olarak Kabe’de oturduğu makama oturarak şöyle dedi;
            -Allah Resulünde kimin nesi varsa gelsin benden teslim alsın diye bağırdı. Allah Resulünde kimin neyi varsa gelip Ali’den teslim aldılar. Böylece emanet sahiplerinin emanetleri teslim edilmişti. Göç edemeyip geride kalan Müslümanlar, Hz. Ali’nin kanatları altına sığınmışlardı. Mekke’de kaldığı süre içerisinde de Allah Resulünün evinde kaldılar. Nihayet göç etme sırası Ali’ye gelmişti. Mekke’de bütün müşriklerin toplandıkları yere giderek Allah’ın aslanı şöyle bağırdı;
           -Yarın, inşallah ben de Medine’ye gidiyorum. Bana diyeceği olan var mı? Diyeceği olan varsa, ben buradan gitmeden söylesin. Bütün müşrikler başlarını önlerine eğdiler. İçlerinden söz söyleyen olmadı. Ali, Efendimizin evindeki eşyaları toparladı. Ehli Beyti ve kendi akrabalarını yanına alarak Medine’ye göç etti. Gündüzleri tedbir için saklanıyor, geceleri yolculuğa devam ediyorlardı. Efendimize yetişeyim diyerek zorlu ve kestirim yollardan gitti. Ayakları şişmiş ve kanlar akar bir halde Efendimize Kuba’da yetiştiler. Efendimizin huzuruna çıkamayacak bir haldeydi. Bunu öğrenen Efendimiz bizzat Ali’nin yanına kendisi gelmiş vaziyetini görünce çok üzülmüştü. Ali’yi görünce kucakladı, mübarek elleriyle ayaklarını okşadı, dua etti. Bu olay üzerine Bakara suresinin 207. Ayeti gönderildi, manası ise şöyleydi; ” İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allahü Tealanın rızasını kazanmak için kendi nefsini feda eder.”
                                  ÜÇ GÜNDÜR BEN DE HİÇBİR ŞEY YEMEDİM
            Allah Resulü bir gün akşam evine geldi ve eşi Aişe’ye şöyle dedi;
            -Ey Aişe, evimizde hiç yemeğimiz var mıdır? Daha sözleri bitmeden kapı çaldı. Gelenler, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali’ydi. Efendimiz gelenlere sordu;
            -Bu vakitte buraya gelmenizin sebebi nedir?
            -Ya Rasulallah, karnımız çok açtır. Üç gündür midemize hiçbir şey girmemiştir. Mübarek yüzünü görünce açlığımızı unuturuz diye yanınıza geldik dediler. Hz. Ali ayrıca şöyle dedi; “Ya Rasulallah, Hz. Fatıma, Hasan ve Hüseyin’de üç gündür açtırlar. Allah Resulü çok üzüldüler ve şöyle buyurdular;
            -Üç gündür ben de hiçbir şey yemedim. Bunun üzerine Ali şöyle dedi;
            -Ya Resullah, dün yoldan geçerken, Muza Bin Cebel’in bahçesindeki hurmalarda hurma gördüm. Bunu duyan Efendimiz;
            -Haydi kalkın Muaz’ın evine gidiyoruz. Bizi hurmaları ile misafir etsin buyurdu. Efendimiz beraberinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali’yle birlikte Muaz’ın evine vardılar. Ebu Bekir;
            -Ey Muaz, başına devlet kuşu kondu. Allah’ın Resulü evine geldi diye bağırdı. İçerden ses gelmedi. Sesi duyan Muaz’ın küçük kızıydı. Annesine, Ebu Bekir kapımızda dedi. Annesi inanmadı. Kızım yat yatağına, bu saatte Ebu Bekir’in kapımızda ne işi olur? Dedi. Tekrar yattılar. Bu defa Hz. Ömer ve Hz. Ali seslendi. Kız tekrar annesine, Ömer ve Ali seslendi dedi. Annesine inandıramamıştı, yatıp tekrar uyudular. Bu defa Allah Resulü, “Ey Muaz” diye seslendir. Bu sesi duyan kızı, doğrudan babasının yanına gitti ve dedi;
            -Babacığım, ne olur kalk ve uyan. Başımıza devlet kuşu konmuştur. Allah Resulü ve beraberinde üç sahabe kapımızda seni çağırıyorlar. Muaz bunu duyunca hemen yatağından fırlayıp kapıyı açtı. Baktı ki, gerçekten Allah Resulü ve üç büyük sahabe kapısındaydı. Misafirlerini hemen içeriye aldı. Efendimiz şöyle dedi;
            -Ya Muaz, üç gündür ben yanımdakiler hiç yemek yememiştir. Dün Ali yoldan geçerken avlundaki ağaçlarda hurma görmüş. Bizi hurmaların ile misafir etmen için geldik. Muaz çok üzüldü ve şöyle dedi;
            -Ya Resulallah, bugün hurmaları toplamıştık. Bir kısmını yedik, geri kalanların tamamını da fakirlere dağıtmıştık. Hiç hurmamız yoktur. Muaz’ın bu sözü üzerine Peygamberimiz evde gördüğü büyükçe bir sepeti Hz. Ali’ye göstererek;
            Ey Ali, bu sepeti al. Dışarıdaki hurma ağacının yanına var. Allah Resulünün selamı var. Senden hurma istiyor de, dedi. Ali, emredildiği şekilde sepeti yerinden alıp, hurma ağacının yanına vardı ve Allah Resulünün selamını iletti. Ağacın dalları birden hurma ile doldu. Ali, sepeti hurmayla doldurup içeri getirdi. Oturdular hep birlikte hurmaları yediler. Doyup kalktıklarında sepetteki hurmalar hiç eksilmemişti.
          HERKESİN DEĞERİ, YAPTIĞI İYİLİK VE SÖYLEDİĞİ GÜZEL SÖZLERE GÖREDİR
            Halinden anlaşılan bir fakir bir gün gelip Ali’nin yanına sessizce oturdu. Hz. Ali adama sordu;
            Benden bir isteğin mi vardır? Adam çok utanmıştı. Muhtaç olduğunu işaretle anlatmaya çalıştı. Hz. Ali yanında ne kadar giyecek ve yiyecek varsa tamamını fakir adama verdi. Ali’nin yaptığı, fakir adamın çok hoşuna gitti ve güzel bir beyit okudu. Bu beyitten çok etkilenen Ali, çocukları için ayırdığı üç altını da bu fakir adama verdi. Fakir adam sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Bunun üzerine Ali, Allah Resulünden duyduğu şu hadisi fakir adama nakletti; “Herkesin değeri, söylediği güzel sözlere ve yaptığı iyi işlere göre ölçülür.”
   BAYILTMANIZA GEREK YOK, BEN NAMAZA DURAYIM SİZ AYAĞIMDAKİ OKU ÇIKARTIN
            Savaşlardan birinde Ali’nin ayağına ok girmişti. Ok, ayağında kemiğe girdiği için çıkarılamadı. Oku çıkartmak için doktor çağırdılar. Doktor, Hz. Ali’ye dedi ki;
            -Bu oku ben çıkartabilirim. Fakat o kadar ağrı verir ki, tahammül edemezsin. Onun için seni bayıltmam lazım. Doktorun bu sözüne Hz. Ali şöyle cevap verdi;
            -Doktor, beni bayıltmana gerek yok. Biraz beklersen namaz vakti girecek. Namaz vakti girince ben namaza durayım, ben namazda iken ayağımdaki oku çıkart. Namaz vakti girdi ve Hz. Ali namaza durdu. Hz. Ali namazda iken öyle huşu içerisindeydi ki, ayağını yarıp oku ayağından çıkardılar ama o hiçbir şey hissetmedi. İşte namaz herhalde böyle kılınırdı.
            Hz. Ali şöyle buyurdu; “Müslümanlar, öldükten sonra dirilmeye, ahrete inanıyor. Kafirler ise, inkar ediyor. Tekrar dirilmek olmasaydı, inanmayanlar bir şey kazanmaz, inanalar da zarar etmezdi. Fakat, kafirlerin dediği olmayınca, sonsuz bir azap çekeceklerdir.
                                           KALK EY TOPRAĞIN BABASI
            Efendimiz, bir gün kızı Hz. Fatımanın evine gittiler. Geldiğinde Hz. Ali evde yoktu. Kızına sordu;
            Ey kızım, amcamın oğlu Ali nerededir?
            Babacığım, aramızda küçük bir tartışma çıktı. Onun için dışarı çıkmıştı. Efendimiz, hemen Hz. Ali’yi aramak için dışarı çıktı. Onu ararken yolda rastladığı Hz. Sehle sordu;
            -Ali nerededir, Ali’yi gördün mü? Hz. Sehl, Ali’nin mescitte olduğunu söyledi. Bunun üzerine Efendimiz, mescide Ali’nin yanına gitti. Ali’yi toprağın üzerine uzanıp yatmış, hırkasının da üzerinden düşmüş, üstü başı toz toprak halde olduğunu gördü. Bir yandan üstü başını temizliyor bir yandan da;
            -“Gum ya Eba Turab.” “Kalk ey toprağın babası” diyordu. Ali’yi kaldırıp, üstünü başını temizledi ve birlikte evlerine gittiler. Hz. Ali, Allah Resulünün taktığı bu lakaptan dolayı, kendisine “Ebu Türab” denilmesinden hoşlanırdı.
                                          AKILLI İNSAN HALİNE BAKAR
            Üstünlük sırası Hz. Osman’dan sonra, Hz. Ali’dedir. Ali’nin halifeliği, ümmetin icmasıyla sabittir. Efendimiz kızı Fatıma’yı, Ali’ye nikahlamıştır. Ali önceleri de putlara karşı saygı göstermediği için, “kerremallahü vecheh” (Allah’ın kerem sahibi, cömert, şerefli, mübarek kıldığı yüz) lakabını almıştır. Hz. Ali şöyle demiştir; “ Ben Efendimizden şöyle dediğini işittim. Akıllı insana yakışan, geçim hususlarının, ahireti ilgilendiren hallerin ve ailevi meselelerin dışında konuşmamaktır. Aklı başında olana yakışan, haline bakmak, dilini ve karnını faydasız şeylerden ve haramlardan korumaktır.”
                    GÜNAH İŞLEMEDİĞİMİZ GÜNLER DE BİZİM BAYRAMIMIZDIR
            Bir kalabalığın neşeyle eğlendiğini gören Hz. Ali sordu;
            -Neşenizin ve eğlencenizin sebebi nedir? Onlar da;
            -Bugün bizim bayramımızdır. Onun için eğlenmekteyiz. Bunun üzerine Hz. Ali şöyle dedi;
            -Günah işlemediğimiz günler de bizim bayramımızdır.
            Hz. Ali şöyle buyurdu; “Amellerin en üstünü, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmek ve günah işleyeni sevmemektir. Kim iyiliği emrederse, müminin sırtını sağlamlaştırmış olur. Kim de kötülüğü men eder ve ondan vaz geçirirse, münafığın burnunu yere sürtmüş olur.”

                              BEN ALLAH’IN ASLANIYIM, NEFSİMİN ASLANI DEĞİL
            Hendek Savaşı’nın en kızıştığı bir zamandı. Hz. Ali, bir düşman askerini yakalayıp yere yatırdı ve kılıcını kaldırdı. Tam kafasını uçuracaktı ki, düşman askeri birden Ali’nin yüzüne tükürdü. Hz. Ali hemen düşman askerinin üzerinden kalktı, onunla savaşmaktan vazgeçti ve kılıcını kınına koydu. Düşman askeri şaşkınlık içerisindeydi. Dayanamayıp sordu;
            -Kılıcını tam çekip beni öldürmek üzereydin. Öldürmene hiçbir engel yokken sen birden üzerimden kalkıp kılıcını kınına koydun. Öfken birden geçti. Beni neden öldürmekten vazgeçtin? Hz. Ali kafire cevap verdi;
            -Ben tam kılıcımı çektim ki, seni Allah için vurup öldürecektim. Fakat tam bu sırada sen bana tükürdün. Şahsıma yapmış olduğun bu hakaretten dolayı seni öldürmüş olsaydım kendim, nefsim için seni öldürmüş olacaktım. Halbuki ben seni Allah için öldürmek istemiştim. Ben Allah’ın aslanıyım, nefsimin aslanı değil. Onun için seni öldürmekten vazgeçtim.
                       ALİYE KÜSTAHLIK YAPAN ELİNİ TAŞIMAM DEYİP KESTİ
            Çok hayvanları olan bir bedevinin hayvanlarını, kuyudan su çekerek sulamak isteyen Hz. Ali, bedeviyle anlaştı. Kuyudan çektiği her su dolu kova için bedeviden bir avuç hurma alacaktı. Hz. Ali kuyudan su çekmeye başladı. Tam sonuncu kovayı kuyudan çekiyordu ki, kovanın ipi kopup kuyuya düştü. Kuyu oldukça derindi. Bedevi çok sinirlendi ve Ali’nin yüzüne olanca kuvvetiyle bir tokat vurdu. Ama alacağı olan hurmaları da verdi. Hz. Ali bir müddet uğraştı ve kovayı o derin kuyudan çıkarıp bedeviye teslim edip gitti. Bedevi, Ali’nin o derin kuyudan kovayı nasıl çıkardığına hayret etti. Kendi kendine, eğer Ali’nin dini hak olmasaydı, o kovayı derin kuyudan çıkarmadan giderdi diye mırıldandı. Bir anda Ali’ye küstahlık yapan el bana lazım değildir diyerek elini kesip attı. Ali’den özür dilemek için evine gitti. Hz. Ali, kapıyı açınca karşısında bedeviyi gördü. Ama eli kesik, kan revan içerisindeydi. Peygamberimize durumu anlattı. Efendimiz de bedeviye niçin böyle bir hata yaptın, keşke elini kesmeseydin dedi. Bedevi özür dileyip, ağlamaya başladı. Ali’ye vurduğu için çok pişmandı. Oracıkta imana geldi. Efendimiz de kopmuş elini, bismillah deyip dua ederek, yerine koydu. Allah’ın izniyle eli sapasağlam oldu.
                            ALLAH’A YEMİN OLSUN Kİ, ÖZLEMİME KAVUŞTUM
            Sabah namazına giderken Hz. Ali, o gün şehit olacağından haberi yoktu. Yolda hem yürüyor, hem de şu beyiti okuyordu;
            Ölüme hazır ol ki, ölüm elbet gecikmez,
            Ölüm gelince artık feryat fayda vermez.
            O gün Ramazan ayının 17’siydi. Bir Cuma günüydü. Hz. Ali, sabah namazına giderken, İbn-i Mülcem tarafından, kılıçla alnına vurularak şehit edilmiştir. Kabri Kufe şehrinde, Necef’tedir. Hz. Ali, diğer üç halife gibi cennetle müjdelenmiştir.
            Şehit edildiğini kızı Ümmü Gülsüm, Hz. Ömer’in eşi duyunca şöyle dedi;
            -Babam da, kocam Ömer gibi sabah namazında bir suikast sonucu şehit edilmiştir. Hz. Ali, ruhunu teslim etmek üzereyken;
            -Allah’a yemin ediyorum, özlemime kavuştum deyip, kelimei şahadet getirdi ve ruhunu teslim etti.
          ŞU ALTI NASİHATE UYARSAN, ALTI YÜZ BİN NASİHATE UYMUŞ OLURSUN
            Kainatın Efendisi Sevgili Peygamberimiz Hz. Ali’ye şöyle buyurdu;
            -Ya Ali, altı yüz bin koyun mu, ya da altı yüz bin altın mı veya altı yüz bin nasihat mi istersin? Hz. Ali;
            -Altı yüz bin nasihat isterim dedi. Efendimiz buyurdu;
            -Sen şu altı nasihate uyarsan, altı yüz bin nasihate uymuş olursun.
1. Herkes nafilelerle uğraşırken, sen farzları yerine getir. Farzlar içerisindeki vacipleri, sünnetleri, müstehapları yerine getir.
2. Herkes dünya ile meşgul olurken, sen Allah’ı hatırla, dininle meşgul ol. Dinine uygun olarak yaşa. Dinine uygun kazan, dinine uygun harcama yap.
3. Herkes birbirinin ayıbını araştırırken, sen sadece kendi ayıplarını araştır. Kendi ayıplarınla meşgul ol ve onları tamir et.
4. Herkes dünyasını imar ederken, sen dinini imar et, dinini süsle.
5. Herkes halka yaklaşmak için çalışırken, halkın rızasını ararken, sen Hakk’ın rızasını gözet. Seni Allah’a yaklaştıran sebep ve vasıtaları ara.
6. Herkes çok amel işlerken, sen amelinin çok olmasına değil, amelinin ihlaslı olması için çalış, gayret et.
 HZ. ALİ, AMR’I ÖLDÜRÜNCE ALLAH RESULÜ “ALLAHÜEKBER” DİYEREK TEKBİR GETİRDİ
            Allah’ın aslanı Hz. Ali bütün savaşlarda kafirlerin en azılılarıyla savaşmıştır. Hendek Savaşı’nda yine bu azılı kafirlerden biri olan, Amr Bin Abdüd nara atarak, meydana savaşmak için er istedi. Müslümanlardan bu naraya bir cevap çıkmadı. Çıkmamasının sebebi de Allah Resulünden emir beklemelerindendi. Amr Bin Abdüd, tam yedi defa bu narayı attı. Yedinci meydan okumasından sonra Allah Resulü yanına Hz. Ali’yi çağırdı ve şöyle dedi;
            -Ey Ali, benim atıma bin, kılıcımı al. Meydan okuyan Amr Bin Abdüd’ün karşısına yiğitçe, mertçe ve cesaretle var. Onun uzun boylu, heybetli olmasından endişe etme. Sana Allah’ın yardım etmesi ve Müslümanların da bu azılı kafirden kurtulmaları için dua ediyorum. Hz. Ali, cesaretle Allah Resulünün atına binip, kılıcını aldı. Avını gözetleyen bir aslan edasıyla Amr’ın karşısına dikildi ve şöyle dedi;
            -Ey Amr, ben duydum ki, sen Kabe’nin karşısında ahdetmişsin. Kureyş’ten bir kişi senden iki şey istese, sen birini yaparmışsın. Amr;
            -Evet, öyle söz verdim. Hz. Ali;
            -Haydi, bakalım biliyorsun ben Kureyş’liyim. Senden iki şey isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabul et. Birinci isteğim, Allah’ın varlığına ve birliğine, Muhammed’in O’nun Resulü olduğunu kabul et, tasdik et. Amr;
            -Bunu kabul etmeyeceğimi sen de biliyorsun. Başka ne istiyorsun?
            -Senden ikinci isteğim, bu iki kuvveti kendi hallerine bırak ve Mekke’ye git.
            -Bunu kabul ediyorum. Yalnız Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın başlarını keserim.
            -Ey ahmak, sen benim başımı kesmeden nasıl onların başını kesersin?
            -Ali, sen daha gençsin, dünyanın tadını almamışsın, ben senin başını kesmek istemiyorum.
            -Ama ben Allah’ın yardımı ve Resulünün duasıyla senin başını kesmek istiyorum. Hz. Ali’nin bu sözü üzerine Amr, atından yere indi ve O’nun üzerine doğru yürüdü. Ali’de atından indi, Amr’a doğru yürüdü. Karşı karşıya gelince, birbirlerine hamle yaptılar. Ali bir fırsatını bulup, Amr’ın bacağını bir kılıç darbesiyle kopardı. İşi bitti diyerek Allah Resulüne doğru yürümeye başladı. Amr, hırsından kopmuş bacağını alıp Ali’ye doğru fırlattı. Hz. Ali bir hızla geri geldi ve güçlü bir kılıç darbesi daha indirerek Amr’ı öldürdü. Amr’ın öldüğünü görünce Allah Resulü “Allahüekber” diyerek tekbir getirdi ve şöyle dedi;
            -Ali’nin Amr Bin Abdüd bir defa karşılaşması ve onu öldürmesi, ümmetimin kıyamete kadar olan ibadetinden daha hayırlıdır.
                                     HASET YIPRATIR, NEFRET ÇÖKERTİR
            Allah Resulü; “İlmin kapısı Ali, şehri ise benim buyurdu.” Hz. Ali’nin çok faziletli sözleri vardır. Bu hikmet dolu sözlerinden bazıları şunlardır;
            “Affetmek fazilettir. Kararlı olmak, sahip olunan bir maldır. Kararsız olmaksa, zayi olmaktır. Yalancılık hıyanettir. İnsaf rahatlık, şer ise küstahlıktır. Güler yüzlülük ihsandır. Doğruluk kurtarır, yalan felakete sürükler. Kanaat insanı zenginleştirir, yerinde kullanılmayan zenginlikse azdırır. Dünya aldatır, şehvet kandırır. Haset yıpratır, nefret çökertir.”
            “Akıllı kimse, günahlarını tevbe ile örtendir. Cömert, kötülük yapana, iyilikle karşılık verendir. Alim, sözü işine uygun olandır. Alim, ilme doymaz.”
                              HAYBER KALESİNİN KAPISINI SÖKÜP, KALKAN YAPTI
            Hayber Kalesi’nin fethinde, Hz. Ali, kale kapısını yerinden koparıp kalkan olarak kullanmıştır. Hayber Kalesi’nin fethi sırasında Hz. Ali’nin gözleri fena şekilde ağrıyordu. Allah Resulü Ali’yi yanına çağırdı. Gözlerini üfledi, dua etti. Ali’nin gözlerinde ağrı ve sızıdan eser kalmadı. Bu savaşta Yahudilerin en güçlü pehlivanı Merhab şöyle bağırdı;
            -Ey Hayber Halkı! Siz beni iyi tanırsınız. Ben harplerin kızıştığı zamanda tepeden tırnağa silahlanıp, cesaret ve kahramanlıkla savaşan Merhab’ım. Ben, kükreyerek üzerime saldıran aslanları bile kah mızrakla, kah kılıçla doğrayıp yere sermişimdir. Şimdi siz Müslümanlardan meydana bir er istiyorum. Bu nidayı duyan Hz. Ali;
            -Bana anam, aslan adını takmıştır. Ben ormanların heybetli görünüşlü aslanı gibiyimdir. Sizi çar çabuk tepeleyebilecek bir erimdir diye şiir okuyarak Merhab’ın karşısına dikildi. Ali’nin okuduğu bu şiir, Merhab’a o gece gördüğü rüyayı hatırlatır. Merhab, rüyasında bir aslanın parçaladığını görmüştür. Ali’yle Merhab karşı karşıya gelip, kılıçlarını çektiler. Allah’ın aslanı Hz. Ali kılıcını Merhab’ın tepesine öyle bir vurdu ki, Merhab’ın kalkanı ve giydiği demirden miğferini kesip başını iki parçaya ayırdı. Hz. Ali’nin kılıcı Merhab’ın kafasına inerken öyle bir ses çıkardı ki, bunu Ümmi Seleme şöyle anlatır;
            -Merhab’ın dişlerine kadar inen Ali’nin kılıcının sesini ben de işittim o gün.
            Allah’ın aslanı Hz. Ali Hayber Kalesi’nin fethedildiği gün Yahudilerin en kahraman ve en ünlü sekiz kişisini öldürmüştür. Savaştan dönünce Ali’ye Efendimiz şöyle dedi;
            -Ey Ali! Eğer halk, İsa’ya söylediklerini söylemeyecek olsalardı, senin hakkında çok sözler söylerdim. O zaman herkes, bereketlenmek için, senin ayağının tozunu alır, abdest suyunu şifa olsun diye hastalara verirlerdi. Seni şehit ederler. Ahirette havzımın üzerinde halifemsin ey Ali. Cennete önce sen girersin. Seni sevenler nurdan minberler üzerinde olurlar. Hz. Ali, Efendimizin bu sözlerinden sonra şükür secdesine kapanmıştır.
                                  ALLAH BENİM YERİME, SENİ YAKALAR
            Bir birliğin veya bir şehrin başına tayin edeceği kimseye şöyle derdi;
            -Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. O hem dünyanın, hem de ahretin sahibidir. Vazifene iyi sarıl. Seni Allah’a yaklaştıracak olana yapış. Çünkü dünyada iken yapıpta arkanda bıraktıklarını yarın ahirette karşında bulacaksın. Sakif’ten vali olarak atadığı bir zat şöyle der;
            -Hz. Ali beni bir şehre vali olarak atadı. O şehrin halkı yanımda iken bana şöyle dedi; “Vergiyi tam olarak al. Bu konuda kimse senden bir zaaf görmesin. Halk yanımızdan ayrılınca konuşmasını şu şekilde devam ettirdi; “ O sözü neden onların yanında dedim biliyor musun? O kavim, hilekar bir kavimdir. Onlara ait olan bir elbiseyi, yedikleri bir şeyi, taşıt olarak kullandıkları bir hayvanı sakın alıp satma. Para yüzünden onları kırbaçlama ve ayakta da bekletme. Vergi olarak aldıklarından, onlara bir mal satma. Eğer bu sözlerime muhalefet edersen, Allah benim yerime seni yakalar. Emrime muhalif bir davranışını duyarsam seni azlederim.
                             O, HER ZAMAN ALLAH RESULÜNÜN YANI BAŞINDAYDI
            Hz. Ali İslam’la şereflendikten sonra tam on üç yıl Efendimizin yanında ve hizmetinde bulundu. Efendimizin sevgi ve iltifatlarına mazhar oldu. Mekke müşriklerinin yaptığı bütün eza ve cefalara karşılık, Efendimizin yardımcısı oldu. Mescid-i Nebevi’ nin inşaatında bizzat çalıştı. Bedir, Uhut ve Hendek başta olmak üzere bütün savaşlara katılıp üstün kahramanlıklar sergiledi. Uhut Savaşı’nda on altı yerinden kılıç darbesi alarak ağır yaralanmıştır. Çoğu savaşta Efendimiz sancağı Ali’ye teslim etmiştir.
            Hudeybiye Antlaşmasında, antlaşma maddelerinin yazılmasında görev aldı. Vahiy katipleri arasında yer aldı. Hayber Kalesi’nin fethinde çok üstün kahramanlıklar sergiledi. Kale kapısını yerinden söküp, bir kalkan gibi kullandı. Huneyn Savaşı’ndaki kahramanlıkları sahabe arasında dilden dile anlatıldı. Tebuk Savaşı’na ise Efendimiz O’na Medine’de kalmalısın dediği için katılamadı. Yemen Savaşı’nda ordunun başında komutandı. Mekke fethedilince, atalarının taptığı Kabe’de bulunan putlar, Allah’ın aslanı Hz. Ali tarafından imha edildi.
            Allah Resulü vefat edince, Hz. Ali yıkayıp kefenledi. Kendisine, Hz. Abbas, Hz. Üsame Bin Zeyd, Hz. Fadl ve Hz. Kusem yardımda bulundu. Efendimizin defin işlerinden sonra, Ebu Bekir halife olarak seçildi. Hz. Ebu Bekir’e ilk bit edenlerden oldu. Devlet işleri yürütülürken İstişare Heyeti’nde bulundu. Halifenin danışmanlığını yaptı, ve hakimliğini yaptı. Hz. Osman’ında halifeliğine biat etti ve Hz. Osman’ın vezirliğini yaptı.
            Halife Hz. Osman şehit edildikten sonra 656 Zilhicce’de halife seçildi. Halifeyi şehit edenlerin cezalandırılmasında ortaya çıkan farklı düşüncelerden dolayı zıtlaşıp karşı karşıya gelen iki ordu arasında anlaşma sağlanmışken, Yahudilerin ileri gelenlerinden Abdullah Bin Sebe gece karanlığında grubuyla birlikte Basralılara saldırdı. Olay geceleyin meydana geldiği için kimse bir şey anlayamadı. Bu savaş tam üç gün devam etti. Bu olay İslam Tarihinde Cebel Vakası olarak bilinir, yani Deve Vakası. Deve Vakasında Hz. Aişei Sıddıka esir alınmıştır. Hz. Ali saygısından dolayı ilgi ve ikramda bulunarak, kendi askerleri arasında olan kardeşi Muhammed Bin Ebu Bekir ile birlikte Hz. Aişeyi Medine’ye gönderdi. Bu olaydan tam bir sene sonra, Hz. Muaviye’yle Sıffin denilen bölgede karşılaştı. Muaviyenin ordusuyla yüz günda doksan meydan muharebi yaptı. Sıffin Savaşı’nda Hz. Ali’nin ordusundan yirmi beş bin, Muaviye’nin ordusundansa kırk beş bin asker şehit oldu. Hz. Muaviye, Hz. Ali’ye barış teklifinde bulundu. Hz. Ali, barış teklifini kabul edince, kendi ordusu içerisinden yedi bin asker bu barışa karşı çıktı ve ordudan ayrıldı. İşte İslam Tarihinde Hz. Muaviye’nin barış teklifini kabul ettiği için, Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bu yedi bin kişiye Harici’ler denildi.
            Allah’ın Aslanı Hz. Ali, 660 yılında, Ramazan ayının 17. Cuma günü sabah namazına giderken, ordusundan ayrılan İbni Mülcem adındaki harici tarafından başına kılıçla vurularak şehit edilmiştir. Kabri Necef’tedir. Hz. Ali, halifeliği döneminde ortaya çıkan fesatçılarla sık sık mücadele etmek zorunda kaldığından rahat edememiştir. Oysa Hz. Ömer gibi adaletli davranırdı. Emniyete çok önem verdiğinden, her yerleşim merkezine birer askeri birlik kurmuştur. Halka karşı şefkatli olmuştur. Allah Resulü O’nu birçok hadisinde övmüştür. Hz. Allah, hakkında birkaç ayeti kerime göndermiştir. Allah’ın Aslanı Hz. Ali, ilim deryasıdır. Kerametler hazinesidir. Evliyanın başı, Ehli sünnetin göz bebeğidir. Adalet ve cömertlik timsalidir. Allah Resulü O’na çok cömert olduğu için, “Sultanül Eshiya” “cömertlerin sultanı” lakabını takmıştır. İlmiyle amil bir kişiydi. Allah korkusundan dolayı çok sık ağlardı. Hele namaza durunca, dünya yıkılsa haberi olmazdı. Namazı çok ihlaslıydı.
            Orta boylu, siyah ve iri gözlü, iri yapılı, buğday tenli, uzun boyunlu, sık sakallı ve gler yüzlüydü. Allah Resulünün kızı Fatıma’yla evliydi. Hasan, Hüseyin ve Muhsin adında üç oğluyla, Zeynep ve Ümmü Gülsüm adında iki kızı vardı. Hz. Fatıma’nın vefatından sonra evlendiği eşlerinden on beş erkek ve on altı kız çocuğu olmuştur. Konuşması çok düzgündür. Açık ve net konuşurdu. Efendimizden sonra en güzel hutbeyi, O okurdu. Arapçanın ilk kaidelerini o koymuştur. Bundan dolayı Kur’anı çok iyi anlar ve hükümlerini çok iyi bilip ortaya koyardı. Bir çok ayeti tefsir etmiştir, rivayetleri vardır. Kendine olan güvenden dolayı, Allah’ın kitabını bana sorunuz. Ne sorarsanız, size cevabını veririm demiştir. Hiçbir ayet yoktur ki, ben onun gecemi, gündüz mü, kırda mı, bayırda mı indiğini bilmiş olmayayım der. Anlaşılması zor olan konularda, Hz. Ali’nin rivayetleri kabul edilir. Örneğin, Haccı Ekber’in Kurban Bayramı olduğunu bildiren rivayeti gibi.
            Hz. Ali Ehli Beyt’tendir. Ondan dolayı sünnetleri herkesten daha iyi bilirdi. Allah Resulünün sünnetleri konusunda müracaat edilebilecek en sağlam kaynaklardan birisiydi. Kendisinin Allah Resulünden bizzat duyduğu hadisleri yazıp bir sahifede toplamıştır. 1986 yılında bu eser “Sahifetü Ali Bin Ebi Talip” ismiyle basılıp yayınlanmıştır. Allah Resulünden rivayet ettiği bilinen 586 hadisi şerif vardır. Burada şöyle bir araştırma sonucunu yazmak isterim. Allah Resulünden rivayet ettiği bu 586 hadisi şerifin, yirmi tanesi, hem Buhari’de hem Müslim’de yer alır. Bunların dışında dokuz hadis Buhari’de, on beş hadiste Müslim’de bulunmaktadır. 586 hadisin tamamı ise, Ahmet Bin Hanbel tarafından yazılan “Müsned” isimli eserde bulunmaktadır.
            Büyük bir fıkıh alimi ve otoritesidir. Halledilemeyen fıkhi konular O’na havale dilirdi. Bu konuda Hz. Ömer şöyle demiştir; “Eğer Hz. Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu.” Fıkha dair hükümleri; “Mevsüatı Fıkhı Ali Bin Ebi Talip” adıyla basılıp yayınlanmıştır. Hz. Ali’nin hikmetli güzel sözleri; “Emsalü İmam Ali”, “Gurerül Hikem ve Dürerül Kilem “ adlı eserlerde toplanmış, basılmış ve yayınlanmıştır. Okuyucularım açısından oldukça uzun bir yazı oldu. Ama Allah’ın Aslanı Hz. Ali hakkında aslında yazılacak çok fazla daha şey var. Yazımın sonunda Hz. Ali’ye ait hikmetli ve güzel sözlerden, siz değerli okurlarıma bir demet sunmak istiyorum.
                              HZ. ALİ’NİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN BİR DEMET
            İlim; Güzel bir miras, genel bir nimettir. İlim; İnsanı akla götürür, kim ilim öğrenirse akıllanır. İlim, ruhu ihya eder, diriltir. Aklı aydınlatır, cehaleti ise öldürür.

Yorum Yaz