İSLAM’DA KUL HAKKI

İSLAM’DA KUL HAKKI

Sevgili Dostlar,

            Hepimiz şunu çok net olarak bilmekteyiz. Bizi yoktan var eden yüce Rabbimiz, kendisine iman etmenin dışında, bilmeden işlenilen günahların farkına varılıp bir daha o günaha meyletmemek üzere ihlasla tövbe edenlerin bütün günahlarını affeder. Çünkü o kullarını çok sever, affetmeyi çok sever. Fakat kulların birbirlerine karşı olan hakları konusunda ise affetme yetkisinin, hakkı yenen kula ait olduğunu zikreder. Tövbekâr olanlar hakkında hukukullah dâvâsı takip edilmez. Ancak hukuk-u şahsiye dâvâsı kalır.” ( Hak Dini Kur’an Dili) Meselâ; “Gıybet eden bir insan gıybet ettiği kimseden helâllik almadıkça bu günahın cezasından kendini kurtaramaz.”  Zulme uğrayanın (mazlumun) bedduasından şiddetle sakınmak lazımdır. Çünkü sevgili peygamberimiz şöyle buyuruyor; Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur.” (Buharî, Müslim)

            Kul hakkı çok geniş bir kavram. Kısaca kul hakkını tanımlayarak konuya başlamak istiyorum. Öncelikle kul hakkı denildiğinde ne anlıyoruz? Ne anlamamız lazım ona bakalım.

            Kul haklarını;

1.    Kula Yapılan Maddi Hukuksuzluk; Kulun bedenine ve malına yapılan tecavüzler.

2.    Kula Yapılan Manevi Hukuksuzluk; Kalp ve ruhuna yapılan tecavüzler, zararlar.

Olmak, üzere ikiye ayırmak istiyorum.

Maddi hukuksuzluğa en büyük örnek, insanın doğuştan gelen hakkı olan, yaşama hakkına son verme, öldürme hadisesidir. Can, mal, namus vb. yapılan tecavüzlerdir.

Manevi hukuksuzluğa verebileceğimiz örnekler ise, gıybet, dedikodu, yalancı şahitlik, tahkir ve hakarettir vb.

            Sevgili Dostlar,

            Bir insanı katletmekle, bütün insanları katletme arasında hiçbir fark yoktur. Yapılan haksızlıklara karşılık kendimiz hukuk uygulamaya kalkarsak en büyük hukuksuzluk yapmış oluruz aslında. Anarşi ve terör doğurmuş oluruz. Bir insana zarar verirsem, zulmedersem, haksızlık yaparsam, O’nun kahrına hedef olurum düşüncesini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. Hani var ya; “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.”

            Mensubu olmakla şeref duyduğumuz yüce dinimiz İslam, sosyal hayatı sağlıklı bir temele oturtmak için kul hakkına büyük önem verir. Çünkü haklara riayet edilmeyen toplumlarda yaşamak büyük bir ıstıraptır. Hakkın takibini yapmak ise hukuka aittir. Toplumsal güvenimizin oluşması için, hak, adalet ve ehliyete riayet etmek zorunluluğu vardır. Zamanında verilmeyen adalet, adalet olamaz. Bir başka ifadeyle, geciken adalet, adalet değildir. Mazlumun hakkını teslim edemeyen hukukta, hukuk değildir. Mazlumun hukukunu korumada ceza, modern hukukun da kabul ettiği gibi caydırıcı olmalıdır. İslam Hukuku, kul haklarına tecavüz suçlarını işleyenlere büyük cezalar önermiştir. Hakka tecavüz eden bir kişi İslam hukukuna göre mahkemelerde şahitlik yapamaz. Devlet memuru olamaz. Bunun yanında maddi ceza olarak, tazminat, kısas, tahzir, hapis vb. Manevi ceza olarak da, inananlar için büyük mana ifade eden, suçu işleyenin, hak sahibiyle helalleşmediği müddetçe Allah’ın affından yararlanamayacağı gerçeğidir. Yüce yaratıcının af ve mağfiretinden yoksun kalmak kadar büyük bir ceza, müminler için düşünülebilir mi?

            Can ve mal güvenliği açısından kul haklarına tecavüz suçunu işleyenlere dinimiz caydırıcı ve ağır cezalar öngörmüştür. İslam dininde her türlü haksız, gayri meşru kazanç haramdır. Haram, inanan biri için, Allah’ın şiddetle yasakladığı emirlerdir. Öyle ise inanan, hırsızlık yapamaz, kapkaççılık, sahte faturacılık, karaborsacılık, hortumculuk yapamaz. Çünkü onun kutsal kitabında şu emir vardır; Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin; bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hakimlere rüşvet olarak vermeyin.” (Bakara suresi ayet 188)

            Bugün insanımız öyle bir yanlış gidişat içerisindedir ki, her türlü kazanç meşru gibi görülmektedir. Para gelsin, nasıl geldiğinin önemi yok gibi görülmektedir. Ve biz bu kötü gidişat karşısında her suç işleyenin başına bir emniyet görevlisi diksek dahi yine suçları engelleyemeyiz. Öyle ise burada en kalıcı ve verimli çözüm, vicdanlara hitap etmektir. Vicdanlara Allah sevgisini nakşedebilmedir. Allah korkusunu nakşedebilmedir ifadesini bilerek kullanmıyorum. Allah’ını seven, bunlardan zaten uzak duracaktır.

            Sevgili Dostlar,

            Bir millette din ve devlet korkusu olmazsa, o milletteki istismarların önüne geçebilme şansınız yoktur. Sosyal adalet, hayata geçemez. Bugün toplumu canımıza, malımıza, ırzımıza göz diker hale getiren nedenler nelerdir acaba hiç düşündük mü? Hak ve adaletin olmadığı toplumlarda yaşamak kişiye sıkıntı verir. Bir toplumda güven ortamından söz etmek istiyorsak, hak, adalet ve ehliyete uymak zorundayız. Kul hakkı yiyen, kendini diğerlerinden üstün gören, fakir ve fukaranın üstünden zengin olanların dünyada ve ahrette mutlu olmaları söz konusu olamaz.

            Değerli Dostlarım,

            Kul hakkı yemek Allah katında çok büyük bir suçtur. Kul hakkı yiyeni Allah affetmez. Kulun hakkını, hukukunu çiğneyenleri ancak hakkı, hukuku çiğnenen o kul affedebilir. Kul hakkını ve hukukunu helal etmediği müddetçe, Allah o suçu işleyeni asla affetmez. Yüce dinimiz İslam’a göre herkes bir diğerinin hukukuna saygı göstermekle mükelleftir. Kutsal kitabımızın hemen hemen üçte ikisine yakın bir bölümü hak ve hukuktan bahseder. Mümin kardeşimizin hatalarını araştırmayı, hareketlerini kötüye yorumlamayı, gıybetli şiddetle yasaklar. Hz. Allah Hucurat suresi 12. Ayeti kerimede mealen şöyle buyurmaktadır; Ey inananlar! Zandan çok sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” Evet, belki çok iyi bir kuluzdur. Namazımızı hayatımız boyunca hiç geçirmemişizdir. Orucumuzu tutup, zekatımızı vermişiz, haccımıza gitmişizdir. Hayatımızda hiç hırsızlık yapmamışızdır. Zina, içki, kumar nedir bilmemişizdir. Öyle değil mi? Peki şimdi de şu soruyu kendimize bir soralım ve cevabını da verelim bakalım. Kaç tanemiz acaba bir diğer kardeşimizin lafını etmemişizdir. Hakkında dedikodu, gıybet yapmamışızdır. Şahsen kendi adıma yapmamışımdır diyemiyorum.  Söz buraya kadar gelmişken şunu da demek istiyorum. Bir din düşünün ve bu din dedikoduyu, gıybeti, bir diğer kişi hakkında kötü düşünmeyi yasaklıyor. Nasıl olur da böyle bir din anarşiye, teröre, haksız yere adam öldürmeye evet der, müsaade eder? Bu düşüncede olanların dini bildiklerinden dolayı böyle dediklerini söylemek imkansızdır. Bilmediklerindendir.

            Kul hakkına giren konular nelerdir kısaca onu da değinelim isterseniz. Başta ayet ve hadislerde önemle zikredilen, dedikodu, gıybet, iftira, hakkında kötü düşünme kul hakkıdır. Haksız kazanç elde etmek, mümin kardeşini aldatmak, karaborsacılık, tefecilik, tartıda eksik tartmak kul hakkıdır. Hakaret, aşağılamak, hafife almak, mahçup etmek, alaya almak, lakap takmak, hoşlanmayacağı bir isimle çağırmak kul hakkıdır. Apartmanda gürültü yapmak, üst kattan alt kata bir şeyler silkmek, arabada yüksek sesle müzik dinlemek, kırmızı ışıkta geçerek tehlike arz etmek, yüksek hızla araç kullanmak, bakımsız araçlarla yola çıkmak kul hakkıdır. Amirseniz, memurlarınıza adaletsiz davranmak, başkasına anlattıklarınızı kendiniz yaşamayarak insanları kandırmak, makam ve mevkisine güvenerek haksız ve hukuksuz mal elde etmek, devlet malına zarar vermek, devlet aracını kendi özel işlerinizde kullanmak, hakim iseniz adaletsiz karar vermek, yöneticiyseniz halkı görüş ve düşüncelerine göre ayırarak hizmet vermek kul hakkıdır. Öğretmen iseniz, öğrencileriniz arasında ayırım ve kayırım yapmak, notunuzu kayırarak vermek, öğrenci üzerinden haksız yere para kazanmak, yetiştireceğiniz öğrenciyi ihmal ederek iyi yetiştirmemek, din görevlisi iseniz, halkın dini inançları üzerinden maddiyat sağlamak, namazdan çalmak, hakkıyla namazı eda etmemek, Kur’anı Kerimi hakkıyla okumamak, hakkını verememek kul hakkına girer. Zenginlerin, fakir ve fukarayı ezerek onları az bir para karşılığında çalıştırıp hakkını ödememesi kul hakkıdır. Yalan söyleyerek kandırmak, ticarette aldatmak, sözünde durmamak, hırsızlık yapmak, mala zarar vermek kul hakkıdır. İnsanların gelip geçtikleri yollar üzerine pislik atmak, kaçak ağaç ve odun kesmek, başkasına ait bir malı izinsiz kullanmak veya zarar vermek kul hakkıdır. Bandrolsüz ve telif haklarına riayetsiz yayın kullanmak, başkasına ait bir yazıyı hiç emek sarf etmeden ve izin almadan kendisininmiş gibi kullanmak kul hakkıdır. Kamuya ait yerleri, tuvaletleri parkları, telefon ahizelerini hor kullanmak, onlara zarar vermek, tarla anını kakmak kul hakkıdır. Camiye temiz olmayan elbiselerle gelmek, hoş olmayan kokularla başkalarını rahatsız etmek, suyu, elektriği israf etmek, ormanları yakmak, yok etmek, av hayvanlarını bilinçsizce neslini yok edercesine avlamak …… Sahifeler dolusu örnekler verebiliriz. Ben bu kadarıyla yetinmek istiyorum. Verdiğim bu kadar çok örnekleri okuyunca herhalde daha nelerin kul hakkına girebileceğini siz tahmin edebilirsiniz. Kul hakkı konusunda gerçekten işimiz çok zor.

            Şimdi bunları aklımıza getirince hangimiz acaba kul hakkından kaçabiliriz değil mi? İnsanın aklına ister istemez şu da geliyor. Kul hakkı bu kadar büyük günah ise ve Allah’ın affetmeyeceği bir günah ise, bu günahtan bir kurtuluş yolu yok mu? Kul hakkı yiyen cennet yüzü göremeyecek mi?

            Evet, işte burası çok daha önemli. Kul hakkını Allah affetmiyor, ancak kul affedebiliyor. Öyle ise kul hakkı yiyen bu haliyle cennete giremez. Kul hakkından dünyada iken kurtulmanın yollarına bakmak lazımdır. Eğer hakkını yediğimiz kulu bulamamışsak bu hak ahrete kalmıştır ki, bu durum son derece tehlikelidir. Bu durumda hakkını yediğimiz kişi adına hayır yapmak, sadaka vermek, onlar için hayırlı dualarda bulunmak gerekir. Ya da hakkını yediğimiz kulu bulamamışsak, ölmüş ise, o zaman geriye kalan varislerine bu hakkı vermek, ödemek lazımdır. Ödedikten sonra da ihlasla ve bir daha yapmamak şartıyla dua etmek lazımdır.

            Hakkını yediğimiz kişi sağ ve onu bulmak bizim için kolaysa, doğrudan adamın hakkını ödemek ve helalleşmek gerekir. Hakkını yediğimiz kişi eğer hakkını yediğimizi bilmiyorsa ve ona da açıktan bunu söyleyemiyorsak veya söylemek mümkün değilse, o zaman bir aracıyla durumu yazıp bildirmek ve ödemek gerekir.

            İnsanoğlu yeryüzünün en şerefli varlığıdır. İnsanın hürriyetine, haysiyetine, namus ve şerefine yani manevi hukukuna yapılan haksızlıklar ne derece önemliyse, canına, malına yapılan haksızlıklar da o ölçüde ağır suçtur.

            Maneviyatımız ne kadar yüksek olursa olsun, bilerek veya bilmeyerek bir başkasına haksız bir davranışta bulunmuş olabiliriz. Onu mağdur edip bazı haklarının elinden alınmasına sebep olmuş olabiliriz. Kısacası bunlardan yüzde yüz kaçınma şansımız olmayabilir. Çünkü kul hata yapabilir. İnsanlık hali gafil bir anımızda böyle bir hata yapmış olabiliriz. Böyle durumlarda ne yapmalıyız? Eğer isteyerek veya istemeyerek böyle bir hata yapmış isek, önce iç dünyamızda hesaplaşmamız gerekir. Keşke yapmasaydım diye pişmanlık duymamız gerekir. Hatamızı telafi ederek, helallik dileyerek ve hakkını ödeyerek tövbe etmemiz lazımdır.

            Dinde bir Allah hakkı vardır bir de kul hakkı. Allah hakkı, her kulun yaratıcısına karşı yapmak zorunda olduğu görevlerdir. Bu görevlerde bir hata yapılırsa, Allah’a tövbe edilir pişmanlık duyulur, bir daha yapmamak üzere söz verilir. Allah’ta affeder. Ama kul hakkı öyle değildir. Kul hakkından kurtulmanın sadece bir tek yolu vardır. Haksızlığa uğrayan kişiyi arayıp bulmak, ondan özür dileyip helallik almak ve maddi kaybı varsa da bunu ödemek şartıyla kul hakkından kurtulabiliriz. Allah resulü bir hadisinde şöyle buyuruyor; "Bir kimse kardeşinin haysiyetine yahut malına haksız olarak taarruz etmişse, iltimas olarak verilebilecek altın ve gümüşün bulunmadığı günden (kıyametten) önce helâlleşsin Aksi halde, yaptığı haksızlık nispetinde onun iyi amellerinden alınıp hak sahibine verilir İyiliği yoksa hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden adama verilir "

            Bu hadisi şerife göre kul hakkından kurtulmak için helalleşmekten başka çare olmadığı görülüyor. Şehidin bile Allah diğer günahlarını bağışlar, kul hakkından ise sorulur. Dünyada iken helalleşmek ahretteki azaptan da kurtarır. Helalleştiğimiz halde hala vicdan azabı çekiyorsak bu durumda tövbe etmekten başka çaremiz yoktur. Allah resulü; "Pişmanlık tövbenin kendisidir." "Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur." Buyuruyor.

            Günahtan kurtulduğumuzu, tövbemizin kabul olunduğunu nasıl anlayabiliriz? Yine bunun cevabını da Allah resulünün hadisinde buluyoruz. "Bir günah işledikten sonra tövbe edip iyilik işleyen kimse, üzerine çok dar bir zırh giyinen bir adama benzer Günahtan sonra bir iyilik yaparsa zırhın halkalarından biri çözülür Bir iyilik daha işlerse öbür halka da çözülür Yapılan iyiliklerin sonunda zırh yere düşer "

            Yüce Rabbimiz Zümer suresi 53 numaralı ayeti kerimede mealen şöyle buyuruyor;  "Ey kendi nefislerine karşı haddi aşan, günahlarla kendi nefsine kötülük eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz Muhakkak Allah günahları affeder O Gafur ve Rahimdir " Bu ayeti kerimeye göre de kul ne kadar büyük günah işlerse işlemiş olsun Allah’ın rahmetinden de ümidini asla kesmemelidir. Ümitsizlik, mümine has bir duygu değildir. Hatta kişi kafir bile olsa, imana girse, Allahın varlığına ve birliğine, Efendimizin O’nun peygamberi olduğuna inansa bütün geçmiş günahları bağışlanır, tertemiz bir kul haline gelir. Burada anlatmak istenilen kul hakkı dışındaki günahlardır.

            Rabbim! Bizi kul hakkıyla karşına gelenlerden eyleme. Kul hakkı üzerinden maddiyat sağlayanlardan eyleme. Malımızı, yediğimizi, içtiğimizi, çocuklarımızı, ailemizi ve nefsimizi kul hakkından koru. Bizi dünyada ve ukbada sahipsiz bırakma Allah’ım!

 

25 Kasım 2010

Hayati ÖZKURT

           

Yorum Yaz